iran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
iran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Mayıs 2012 Cumartesi

Hafız-ı Şirazi'nin Kabri, Şiraz



Şiraz'dayken, Hafız-ı Şirazi'nin mezarını arıyoruz. Şehrin biraz dışında, minik bir bahçeden geçerek ulaşıyoruz mezarına. Okuduğumuz kitaplarda, bu bahçede insanların toplanıp şiirler okuduğundan bahsediliyordu. Öğleden önce gittiğimizden olsa gerek, çevrede kimse yok.


Mezarın bulunduğu bahçede bir kütüphane, bir bakır işleme atölyesi ve girişte de bir çay bahçesi var. Çay bahçesinde oturup, yolun geri kalanında nereye gideceğimize karar vermeye çalışıyoruz. 


Hafız demiş ki: 

Eger an Türk-i Şirazi bedest ared dil-i mara
Be khali hinduyeş bahşem, Semerkand'ü Buharara. 

(Eğer o Şirazlı Türk güzeli gönlümüzü tutsak ederse 
Yanağındaki siyah ben için Semerkant'ı da, Buhara'yı da bağışlardım.)

O Şirazlı Türk güzeli kimdi, bilmiyorum. Belki bir Kaşkay kızıydı. Yine de üstüme alınıp gülümsüyorum. 

21 Mart 2012 Çarşamba

Bağ-ı Fin


İngilizcedeki "paradise" kelimesi, Farsçadaki "pardis" kelimesinden geliyormuş. İran'daki arkadaşların (ki aralarından birinin adı Pardis'ti) dediklerine göre, "pardis" Farsçada vaha anlamına geliyormuş. Etimolojik sözlüklere baktığımda vaha anlamıyla karşılaşamasam da bu öyküyü daha çok beğeniyorum ve arkadaşlara inanmayı tercih ediyorum.   


Bağ-ı Fin, Kaşan'ın biraz dışında. Taksiyle yaklaştıkça, birden bire bu kadar çok ağacın nereden çıktığını merak ediyor insan. O sıcakta dudaklarımız çatlamışken bahçeyi çevreleyen surları geçince, içimizi bir mutluluk kapladı. Gece olana kadar o bahçeden hiç çıkmamayı diledik. Ağaçlar, buz gibi suların aktığı kanallar... Yeter de artardı bize.  


Kaşan'ın pardisi Bağ-ı Fin, suyu hiç kesilmeyen Süleymaniye kaynağının çevresine  ilk olarak 800lü yıllarda yapılmış. Sonra 11. yüzyılda Şah Abbas, bahçenin yerini kaynağın başına taşımış. Şu anda UNESCO listesine girmeyi bekliyor. 


Bahçenin içinde birçok yapı var, ama en güzeli, bahçeye girdiğimizde bizi karşılayan su kanalını takip ederek vardığımız, bahçenin ortasındaki köşk. İçindeki iki kubbenin ikisi de birbirinden şaşırtıcı ve güzel. 




İran'da gördüğüm ilk minyatürler bunlar. Fotoğrafları büyütüp detaylara yakından bakmanızı tavsiye ederim. İp cambazları, dağları delenler, akıncılar, kadınlar, kuşlar, filler, ceylanlar, kurtlar... 







Sultan Amir Ahmed Hamamı


Kaşan, İran'da gördüğüm şehirler arasında en sevdiğim. Tahran'a otobüsle 2,5 saat mesafede, minik bir çöl şehri. 

Şehir tarihi evleriyle ünlü (Fotoğraflarını yakında eklerim bloga.). Bu evler küçük bir meydanın çevresindeler ve o meydanda bir de bu hamam var. 


16. yüzyılda Sefeviler döneminde Safeviler döneminde yapılmış bu hamamın, fayansları, çinileri ve bilhassa alçı işleri çok zarif ve güzel. 





Şu anda hamam sadece müze (ve bazı iddialara göre çayhane - bunu biz görmedik) olarak kullanılıyor. 

Bu hamamın bence en ilginç tarafı, gideceğimizi söylediğimiz herkesin damına çıkmamızı tavsiye etmesiydi. Buyrun, aşağıda da damının bir fotoğrafı var. Aslında aşağıdaki fotoğrafta, İran'da beni en çok etkileyen mimari detay da var ama şimdi anlatmayayım, başka bir yazıya kalsın. 


26 Şubat 2012 Pazar

İran'da canlı müzik ve bira

İran'a daha önce gitmiş bir arkadaşım, Şiraz'da geleneksel müzik dinleyerek yemek yiyebileceğimiz restoranlar olduğunu söylemişti. Başka şehirlerde var mıdır, varsa da nerededir, diye aramadan Şiraz'a sakladık bu keyfi. 


Kapalı çarşının hemen yanındaki ara sokaktan girince sağda Sharzeh Restoran'ı bulduk tavsiye üzerine. İki katlı bu restoranda alt katta bir grup yöresel türküleri icra ediyordu. Alt katta aileler için daha büyük masalar, üst katta da daha çok kız kıza ya da erkek erkeğe gelmiş gençler oturup yemek yiyordu. 

Burada unutulmaması gereken nokta, İran'da kadınların şarkı söyleyemediği. O yüzden kadınlar şarkılara eşlik edemez ve tabii ki oynayamaz böyle bir ortamda. Yan masamızda üç genç kadın var. Gülüşüp hafiften omuzlarını oynatıyorlar. Bakışıp, gülüşüyoruz. Sonra ben de göz göze geldiğimizde hafiften, çaktırmadan omuzlarımı oynatıyorum. Tüm eğlencemiz bu kadar. Elazığ türkülerine benzeyen bu türkülerle coşasım var ama yeri değil. 

İyice keyiflenince üstüne birer de bira içelim diyoruz. İran'da birçok bira markası var ve çok seviliyor. Ama tabii ki alkolsüz bira. Birçok çeşidi var. Limonlu, kavunlu, çilekli, portakallı, muzlu,... Daha önce Kashan'da kavunlusunu denediğimizde az daha kustuğumuz için en tanıdık gelenden ısmarlıyoruz. 


Yemekler her zamanki gibi tek kişinin bitiremeyeceği kadar büyük porsiyonlarda geliyor. Benimkinin adını not almamışım. Antrikota sarılı köfte şiş gibi bir şey. Çok lezzetli. Tabii ki yanında kocaman pilavla birlikte. Francesco her zamanki gibi cüce kebap, yani piliç şiş yiyor. 

Bir yandan ailelere bakıyoruz. 10-20 kişilik masalar. Yaşlısından gencine tüm aile bir masanın çevresinde. Kadınlar, bilhassa yaşlı olanlar yabancıları göz hapsine alıyor. Onlardan gözümüzü kaçırıyoruz. Oynayanlar sadece erkek çocuklar. Bu herkesin kazık gibi oturduğu ortamda çocukların oynamaya bu denli teşvik edilmesi garip geliyor. 

Az sonra önce yan masadaki kızlara, sonra bize hesap geliyor. Malum omuzlarımızı oynatıp sessizce gülüşerek ortamı bozuyoruz. Şarkılara eşlik etsem ne olurdu diye merak ederek, neşe içinde çıkıyoruz. Yeter o kadar zaten. 

Sessizlik Kuleleri

Ne zamandır sessizlik kulelerinden bahsetmek istiyorum ama hem işten güçten, hem de hakkını vererek yazamayacağım korkusundan kaçıyorum. Daha da ertelersem kendim unutacağım. En iyisi bir yerden başlamak. 



İran'da dahme olarak anılan sessizlik kulelerine ne desem bilemiyorum. Zerdüşt mezarı demek ne kadar doğru, emin değilim, çünkü mezarda meftayı gömüp üstüne toprak atarlar. 



Dahme, coğrafi koşullardan kaynaklanan bir yöntem. Çölde yeri kazıp ölüyü gömmek çok zor. Hele kışları toprak donunca bu iyice imkansızlaşıyormuş. Bu yüzden şehirlerin dışına yüksek kuleler inşa edilmiş. Ölüler bu kulelere çıkartılır, kulenin üzerindeki yuvarlak platformda akbabalara bırakılırmış. Akbabalar ölülerin etlerini yedikten sonra kalan kemikleri, alanın ortasındaki derin boşluklara süpürülür ve limon esaslı bir asitte eritilirmiş.  

Rehberin anlattığına göre, akbabaların midesindeki salgıların mikropları yok ettiğini düşünüyorlar. Böylece o sıcakta ölülerin çevreye hastalık yayması engellenmiş oluyormuş. 


Sessizlik kulelerinde iki tane bekçi ve bir köpek olurmuş. Cenaze alayı kuleye çıkıp ölüyü bir odaya bırakırmış. O odada ölü bir süre bekletildikten sonra göğsünün üzerine bir ekmek bırakılırmış. Özel olarak yetiştirilmiş köpek, o ölünün göğsündeki ekmeği yerse, adam gerçekten ölmüş sayılırmış. O zaman da o bekçiler ölüyü platforma çekip akbabalara bırakırlarmış. 

Kulelerin aşağısında ise yukarıda görünen gibi yapılar var. Bunların bir kısmı hamam. O sıcakta cenaze taşıyanların yıkanıp şehre mikrop taşımamaları için. 

1979'daki devrimden sonra sessizlik kulelerinin kullanılması yasaklanmış. Artık Zerdüştler de bizim bildiğimiz mezarlara gömülüyor. Yukarıdaki fotoğrafları çektiğim Yezd'deki dahmelerin hemen karşısında Zerdüşt mezarlığı var. Zaten bu dahmenin son bekçilerinden biri de şimdi bu mezarlara bekçilik ediyor. 




5 Ocak 2012 Perşembe

Kelisa-ye Vank

İsfahan'da, şehri ikiye bölen Zayende nehrini Siesepol köprüsünden geçmek gerek önce. Her ne kadar Zayende kuruyalı çok olmuş. Nehrin fotoğraflarını paylaşırken daha uzun anlatacağım bunu. Zayende'nin yatağından yürüyerek de şehrin güney yakasına ulaşabiliyorsun artık. 

Sonra şehrin geri kalanından daha lüks, daha bakımlı evlerin arasından yürüye yürüye Ermeni mahallesine yani Yeni Culfa'ya varıyorsun. Bu mahallede birden fazla kilise var. En büyüğü ise Kilisa-ye Vank. Vank Ermenicede manastır demek bildiğim kadarıyla. 

Kilisenin içerisinde fotoğraf çekmek yasak. Ama ben bunu bilmediğimden, görevliler beni yakalayıp da azarlayana kadar birkaç fotoğraf çekebildim. Keşke hayran hayran bakınacağıma birkaç fotoğraf daha çekseymişim. 

Kilisede broşür olmaması fena oldu tabii. Wikipedia bilgilerinden başka bir şey yok elimde paylaşacak. Onun için de şuraya bakmak en doğrusu. İran Ermenileri içinse buraya.











21 Aralık 2011 Çarşamba

I see dead people...


Her yerdeler. Binaların dış cephelerinde, metro istasyonlarında, camilerde, sokak lambalarında, otobüs garlarında, köprülerde... Ölmeden önce birlikte fotoğraf çektirmeye fırsat bulamayanların vesikalıkları var. Bazılarınınsa resimlerini çizmişler. Yaşlısı, genci, çocuğu... 

İran-Irak savaşında savaşıp ölenler her yerden sana bakıyorlar. Ölü olduklarını bile bilmiyorlar. 





Almanya, Halepçe


Tahran'da, ABD Büyükelçiliği'nin az ilerisinde, halen faal olan Almanya Büyükelçiliği var. Almanya'nın Halepçe katliamındaki rolünün İran halkınca hiçbir zaman unutulmayacağını yazan bu plaket pırıl pırıl parlıyor karşısında. 

ABD'nin Tahran Büyükelçiliği


Tahran'da bir müzeyi ararken yolun kenarında üzerinde resimler olan bu duvarları fark ettik. Yol yorgunu olduğumuzdan da Lonely Planet'i çıkarıp da binanın ne olduğuna bakmadık başta. Hatta açık olan kapıdan girip görevlilere bahçeyi ve binayı da çekip çekemeyeceğimizi bile sorduk. Adamcağızlar bizi sakince deh dehlediler. 

Tam bunun üstüne amblemi gördüm. Hep duyduğumuz, ABD'nin Tahran Büyükelçiliği binasıymış meğer. Duvarlarının fotoğraflarının çekilmesine bile izin vermediklerini söylemişlerdi bize. İyi ki nerede olduğumuzu fark etmemişiz. 

Bu büyükelçilik binasının tarihteki önemi için wikipedia'ya bakın.