seyahat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
seyahat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Ekim 2012 Cuma

Ukrayna'nın Gelinleri


Ukrayna'da dikkatimizi çeken şeylerin biri de gelinlerdi. Her yerde gelin var. Büyük bir meydana çıktığınızda, o anda fotoğraf çektiren en az bir gelin ve damat var. Hele tarihi açıdan önemli bir yerse, bu sayı ikiye, üçe çıkıyor. Hafta sonu, hafta içi, öğleden önce, öğleden sonra... Fark etmiyor. Çoğu yirmili yaşlarının başında. 


Ben de dayanamadım, onları ve fotoğrafçılarını çektim. 


İlk iki fotoğraf Kyiv'den, üçüncü fotoğraf Lviv'den. Aşağıdaki gelin arabası da, Odessa'daki opera binasının önünden. 



Пузата Хата (Puzata Hata)


Kyiv'de kaldığım hostel, Kontraktova meydanında. Akşam 7 gibi hostele varıyorum. Eşyaları bıraktıktan sonra karnımı doyurmak için dışarı çıkıyorum. Yol arkadaşım bana ertesi sabah katılacağı için tek başıma yemek yemem gerek. Meydanın çevresinde bir çok restoran var. Bilmediğim yerlerde en kalabalık restoranın en doğru seçim olduğunu düşünürüm hep. O yüzden Puzata Hata'ya  giriyorum. 


Bizdeki Pehlivan Lokantası gibi bir zincir bu. Daha sonra Kiev'de başka yerlerde  ve Odessa'da da görüyoruz. Tepsini alıp sıraya geçiyorsun. Farklı yemeklerin bulunduğu tezgahlardan aldıklarını, en sondaki kasada ödüyorsun. 


Çok çeşit var. Hele salata tezgahı en kalabalık olanı. Minik porsiyonlarda çeşit çeşit salata. Sonra çorba tezgahı, sonra et yemekleri tezgahı, sonra vareniki tezgahı ve en sonda da tatlılar. Yemeklerin üstündeki tabelalarda isimleri yazıyor Ukraynaca ve İngilizce olarak. 


Öğle yemeklerinde hızlı olsun diye bu zincirden bir yerleri tercih ediyoruz genelde. Borş çorbası, normal restoranlarda içtiklerim kadar güzel. Biraz krema, hop üstüne çorba. Nefis. 


Kievskisinden pek hayır yok ama olsun. Bu kadar ucuz bir restoran zincirinde anca bu kadarı olur zaten. 


Fiyatlara gelince. Yukarıdaki fotoğraftakilerin tamamı (artı fotoğrafta görünmeyen kolam) 65 grivna, yani 15 lira. Kiev'de veya Odessa'daysanız, açsanız, çok para harcamak istemiyorsanız, çabucak bir şeyler atıştırmak için ilk gördüğünüz Puzata Hata'ya girin derim. 

4 Haziran 2012 Pazartesi

Tekija, Doğu Sırbistan


Majdanpek'ten ayrılıp Tuna kenarından Kladovo'ya doğru ilerlerken, Tekija köyünde duruyoruz. Tuna'ya bakan bir restoranda, yine üç otuz paraya karnımızı bir güzel doyurup köyde kısa bir yürüyüş yapıyoruz. Tam köyden çıkacakken köyün mezarlığını görüyorum. Arabayı zorla durdurup mezarlıkta koşturmaya başlıyorum. Sanırım bugüne kadar gördüğüm en şirin mezarlık. 


Eski mezarların bazılarında Yugoslavya yıldızı var. Her yer çiçek, ağaç. Arkada da Tuna. 


Bir yandan işçiler şarkı söyleye söyleye mezar kazıyor. Ölümün kasvetinden eser yok. 


Benim de aklıma "Pembe Mezarlık" geliyor. Şarkının sözleri, ne anlattığı hakkında zerre fikrim yok. Sadece "pembe bir mezarlık olmak istedim" satırını hatırlıyorum. Eğer hakikaten mezarlık olmak isteyen birinin dilinden yazılmışsa şarkı, ben bu mezarlık olmak isteyebilirim. 

29 Mayıs 2012 Salı

Çiçekli Ev, Belgrad

Çiçekli ev, 1975 yılında Tito'nun çalışması ve dinlenmesi için bir kış bahçesi olarak yapılmış. 1980'de vefat ettiğinde ise, kendi vasiyeti üzerine Tito bu bahçenin ortasındaki odaya gömülmüş. 1980'den Yugoslavya'nın dağılmasına kadar olan dönemde, bu odanın ziyaretçilerin getirdikleri çiçeklerle dolu olduğu söyleniyor. Oysa ki ben 27 Nisan 2012'de bu odaya girdiğimde, tek bir çiçek yok. Zaten çevrede de birkaç görevliden ve turistlerden başka kimse de yok. 


Tito'nun mezarının olduğu odanın hemen yanında, Tito'nun doğum günlerinde Yugoslavya'nın dört bir yanından gençlerin Tito'nun doğduğu kasabadan başlayıp Yugoslavya'nın önde gelen şehirlerinden geçerek Belgrad'a getirdikleri bayrakların sergilendiği bir oda var. 



Ara koridorda ise, Tito'ya armağan edilen el işleri sergileniyor. 


Aslında, bu anıt mezarın bulunduğu kocaman ve yemyeşil bahçeye girerken, Yugoslav Tarihi Müzesi var. Çok görmek istememe rağmen biz gittiğimizde kapalıydı ve sadece dışarıdan fotoğrafını çekebildim. 


Bahçenin geri kalanında ise, Antun Augustincic'in 1948'de yaptığı "Mareşal Tito" heykeli ile başka heykeltıraşların eserleri sergileniyor. 


Söylenti odur ki, zamanında Sırbistan hükümeti, Hırvatistan hükümetine mesaj yollamış, gelin alın Tito'nun mezarını, diyerek. Nazikçe reddetmiş Hırvatistan hükümeti. Şimdi Tito'nun mezarı da, Yugoslavya tarihinin müzesiyle yan yana ve yapayalnız duruyor Belgrad'ın bir kenarında. 

25 Mayıs 2012 Cuma

Lefkoşa'da Pazar, KKTC


Ben Kıbrıs'a varır varmaz, pazara gidiyoruz. Lefkoşa'da Pazar günleri kurulan belediye pazarına. 
Geçen yıl Haziran ayı sonu olsa gerek. 


Bu amca taze ada çayı ve kapari satıyor. Onlar ne diyorlardı, farklı bir isim kullanıyorlar mıydı, hatırlayamıyorum, ama gebre otu da deniyormuş. Amca sebzelerin, otların fotoğrafını çektiğimi görünce, bir fotoğrafta da kendisini çekmemi istiyor.



Çanakkaleli olarak gözüm börülcelere takılıyor. İstanbul'da bütün yaz mahalle pazarlarında dolansam da bulamadığım börülce her yerde. Aman sabahlar olmasın!


O kadar bahsettikleri kolakas ne, diye merak eden olursa, yukarıda, solda duran ve patatese benzeyen sebze. O zaman ziyaret ettiğim arkadaşlarım Kıbrıs'a yeni taşındıklarından nasıl pişireceğimizi bilemiyoruz. Bamya gibi dikkatle pişirilmesi gereken, pişirmeyi bilmeyenin elinde sümüklenebilen bir sebze olduğunu duyduğumuzdan es geçiyoruz. 


Yukarıdaki ise molohiya. Kuzu eti, soğan ve salçayla pişiriyorlarmış Kıbrıs'ta. Ekşi Sözlük'ten bakıyorum da sadece Kıbrıs'a özgü değilmiş. Tunus'tan Japonya'ya kadar birçok ülkede yemeği yapılıyormuş. Denemek lazım. 


Bu yaz yeniden gittiğimde, kolakası da molohiyayı da tatmak istiyorum. Bakalım Seda geçtiğimiz yıl bunları pişirmeyi öğrenmiş mi.


20 Mayıs 2012 Pazar

Pekara, Sırbistan


Belgrad'da kaldığım oteldeki ilk kahvaltım sırasında birkaç Türkle karşılaşıyorum. Onlar önceki gün gelmişler ve bana "nekapa"nın ne anlama geldiğini soruyorlar. Aklıma hiçbir şey gelmiyor. Birkaç dakika sonra, Slavija meydanına çıkınca, ne demek istediklerini anlıyorum. Karşıda kocaman "пекара" yazıyor ve onu kendilerince öyle okumuşlar. Pekara, diye düzeltiyorum. 


Pekara, aslında bildiğimiz fırın işte. Neredeyse her köşebaşında en az bir tane var. Sanırım bizim mahalle arası fırınlarına ve pastahanelerine göre daha çok ve belki de daha fazla çeşit sunuyorlar. Ama benim gözdem burek, yani börek. 


Peynirli ve kıymalı en çok bulunanlar. Daha büyük bir fırına gittiğinizde biraz daha çoğalıyor. Yol arkadaşlarımdan biri mantarlısına bayıldığı için kahvaltılarda birkaç pekaraya soruyoruz. Nispeten küçük tepsilerde yapılıyor ve bir porsiyon, tepsinin dörtte biri. Bizim böreklere göre çok daha yağlı ama bir o kadar da lezzetli. Köylük yerin en ucuz pekarasına gitmediyseniz de içindeki malzeme çok daha fazla. Et, peynir vb. bize nazaran daha ucuz olduğundan olsa gerek. Özetle, "пекара" yazısını gördüğünüz an dalın. 


Mustafa Paşa Camii, Üsküp


Üsküp'ün Türk mahallesi Eski Pazar'da dolanırken kendime Makedon bir arkadaş ediniyorum. Bir yandan muhabbet edip, bir yandan da Üsküp kalesine doğru ilerliyoruz. Sağda camiyi görüyoruz.


Camiye geldiğimizde Ivona kapıda bana bakıyor. O zamana kadar hiç camiye girmemiş. Müslüman olmayan kadınların içeri giremeyeceğini sanıyor. Kapının yanındaki başörtülerden birini de ona uzatıyorum. Ben fotoğraf çekerken, o da yere oturup dua ediyor. 


Mustafa Paşa Camii, 1492'de Yavuz Sultan Selim'in veziri Mustafa Paşa tarafından yaptırılmış. 1963'teki depremde bayağı hasar görmüş ve 1968'de yeniden ibadete açılmış. En son ise 2006 ile 2011 yılları arasında Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı'nın (TİKA) yardımlarıyla restore edilmiş. 

19 Mayıs 2012 Cumartesi

Hafız-ı Şirazi'nin Kabri, Şiraz



Şiraz'dayken, Hafız-ı Şirazi'nin mezarını arıyoruz. Şehrin biraz dışında, minik bir bahçeden geçerek ulaşıyoruz mezarına. Okuduğumuz kitaplarda, bu bahçede insanların toplanıp şiirler okuduğundan bahsediliyordu. Öğleden önce gittiğimizden olsa gerek, çevrede kimse yok.


Mezarın bulunduğu bahçede bir kütüphane, bir bakır işleme atölyesi ve girişte de bir çay bahçesi var. Çay bahçesinde oturup, yolun geri kalanında nereye gideceğimize karar vermeye çalışıyoruz. 


Hafız demiş ki: 

Eger an Türk-i Şirazi bedest ared dil-i mara
Be khali hinduyeş bahşem, Semerkand'ü Buharara. 

(Eğer o Şirazlı Türk güzeli gönlümüzü tutsak ederse 
Yanağındaki siyah ben için Semerkant'ı da, Buhara'yı da bağışlardım.)

O Şirazlı Türk güzeli kimdi, bilmiyorum. Belki bir Kaşkay kızıydı. Yine de üstüme alınıp gülümsüyorum. 

Kalenić Pijaca, Belgrad


Belgrad'a vardığım gün, Francesco beni Kalenic'teki bu bit pazarına götürüyor.   Kaldığım otelin bulunduğu Slavija Meydanı'ndan troleybüse binip Terazije'ye gidiyoruz.
Sanırım Belgrad'da Francesco'yu en çok heyecanlandıran yerlerden biri burası. Ama öğleden sonra gittiğimiz için tezgahların bir kısmı kapanmış. Bana göstermek istediği ikinci el eşyaların çoğunu göremiyoruz. 

Girişte çiçekleri görüyorum ve mest oluyorum. Her yer çiçek.


Pazarın içine doğru ilerledikçe, sebze ve meyve tezgahları çıkıyor karşımıza. 


1 Euro, 110 dinar ediyor. Durum böyle olunca da fiyatlara inanmak biraz zor. Az ileride, tanıdık bir görüntüyle karşılaşıyorum. Kola şişesinde biberiye turşusu ve domates püresi. 


Az daha ilerleyince ise kıyafetler ve ikinci el eşyalar başlıyor. 


Kendime bir Partizan t-shirtü alıyorum. İkinci el eşyaların satıldığı bölümde gezerken ise, herhalde bu pazarda gördüğüm en güzel eşya ile karşılaşıyorum. 


İkonaların yanında, Nikola Tesla'nın resmi. Boncuklarla işlenmiş, haçlı bir çerçeveye konmuş. Pazardan ayrıldıktan sonra neden o resmi almadım diye kendime kızıyorum. 


Çıkıştaki şarküteride kuru etleri görünce gözüm dönüyor. Arkadaşların siparişleri aklıma geliyor. Ama daha yolumun çok başında olduğumdan, sonra nasılsa alacağımı düşünüp vazgeçiyorum. Yanılıyorum. 

18 Mayıs 2012 Cuma

Golubac Kalesi ve Kasabası, Doğu Sırbistan


Golubac Kalesi, Tuna nehrinin en daraldığı noktalardan birinde inşa edilmiş bir kale. Macar kaynaklarında kendisine 1315 yılında atıf yapıldığından, en geç 14. yüzyılda inşa edildiği varsayılıyor. İlk olarak Sırplar tarafından mı, yoksa Macarlar tarafından mı inşa ettirildiği bilinmiyor. 


Osmanlıların bu kaleyi kuşatmaları ve daha sonra bu kaleyi ellerinde tutmak için girdikleri çatışmalar hakkında Wikipedia'da bilgi var. 


Kulelere içeriden çıkmak mümkün olmadığından, üstteki kuleye çıkıp manzaraya bakma hevesimiz kursağımızda kalıyor. Kalenin 4 kilometre kadar gerisindeki Golubac kasabasına dönüyoruz. Sahile inip uzaktan kaleyi izliyoruz, kasabayı ve Romanya'yı izliyoruz. 



Romanya o kadar yakın ki, akıntı olmasa Tuna'ya atlayıp karşıya yüzebilirim gibi geliyor. Görünürde asker noktası filan da görülmüyor. Sadece Romanya, evler ve rüzgar gülleri var. 


Sonra bir yerden sesler duymaya başlıyoruz. Yakınlarda araba da yok ki radyodan oyun havası dinlesin. Geriye döndüğümüzde şaşırıyoruz. Daha sabah 10:30 ve orkestra çoktan başlamış bile çalmaya.


Sokakta kimse yok. Kendi kendilerine çalıyorlar. Yanlarına gidiyoruz. Hafiften oynamaya başlıyoruz. Arkada ise çevirme yapılıyor. 


Bir yandan da çevirmenin sosunu kaynatıyor aşçı. 


Bir lokantanın açılışı varmış. Konuklara yemek hazırlıyorlarmış. Ama o saat için aç değiliz ve üstelik aramızdan biri vejetaryen ve bu manzaradan çok hoşnut değil. Biz de bu şirin kasabada yürümeye başlıyoruz. 


Bahçeli, tek katlı evler, rengarenk çiçekler ve ağaçlar... Ve arkada aşkımı görüyorum. Kırmızı Yugo. 


En sevdiğim arabaların başında geliyor. Zamanında dünyanın en tehlikeli arabası seçildiğini iddia eden var. Ama Yugoslavya döneminde ABD'ye bile ihraç edilmiş. Ne yazık ki 1999'da Kosova savaşı sırasında NATO'nun bombaladığı yerlerin başında, Yugo'nun üretildiği fabrika var. 


Bu küçük ve şirin evleri bırakıp, Tuna'yı takip etmeye devam ediyoruz.