30 Nisan 2012. Belgrad'da Knez Mihailova Sokağında yürüyorum. Yol arkadaşım iki günlüğüne Romanya'ya geçmiş. Bense biraz Belgrad'ın tadını çıkarmak istiyorum.
İşte tam da istediğim şey. Meğerse sokakta caz festivali varmış. Amcalar giglerine başlıyorlar. Sonunda yere oturup onları dinliyorum.
Daha sonra orada tanıştığım iki Sırp fotoğrafçı da bu adamların kimler olduğunu anlatıyorlar bana. İsimleri aklımda tutamıyorum.
Majdanpek'ten ayrılıp Tuna kenarından Kladovo'ya doğru ilerlerken, Tekija köyünde duruyoruz. Tuna'ya bakan bir restoranda, yine üç otuz paraya karnımızı bir güzel doyurup köyde kısa bir yürüyüş yapıyoruz. Tam köyden çıkacakken köyün mezarlığını görüyorum. Arabayı zorla durdurup mezarlıkta koşturmaya başlıyorum. Sanırım bugüne kadar gördüğüm en şirin mezarlık.
Eski mezarların bazılarında Yugoslavya yıldızı var. Her yer çiçek, ağaç. Arkada da Tuna.
Bir yandan işçiler şarkı söyleye söyleye mezar kazıyor. Ölümün kasvetinden eser yok.
Benim de aklıma "Pembe Mezarlık" geliyor. Şarkının sözleri, ne anlattığı hakkında zerre fikrim yok. Sadece "pembe bir mezarlık olmak istedim" satırını hatırlıyorum. Eğer hakikaten mezarlık olmak isteyen birinin dilinden yazılmışsa şarkı, ben bu mezarlık olmak isteyebilirim.
Çiçekli ev, 1975 yılında Tito'nun çalışması ve dinlenmesi için bir kış bahçesi olarak yapılmış. 1980'de vefat ettiğinde ise, kendi vasiyeti üzerine Tito bu bahçenin ortasındaki odaya gömülmüş. 1980'den Yugoslavya'nın dağılmasına kadar olan dönemde, bu odanın ziyaretçilerin getirdikleri çiçeklerle dolu olduğu söyleniyor. Oysa ki ben 27 Nisan 2012'de bu odaya girdiğimde, tek bir çiçek yok. Zaten çevrede de birkaç görevliden ve turistlerden başka kimse de yok.
Tito'nun mezarının olduğu odanın hemen yanında, Tito'nun doğum günlerinde Yugoslavya'nın dört bir yanından gençlerin Tito'nun doğduğu kasabadan başlayıp Yugoslavya'nın önde gelen şehirlerinden geçerek Belgrad'a getirdikleri bayrakların sergilendiği bir oda var.
Ara koridorda ise, Tito'ya armağan edilen el işleri sergileniyor.
Aslında, bu anıt mezarın bulunduğu kocaman ve yemyeşil bahçeye girerken, Yugoslav Tarihi Müzesi var. Çok görmek istememe rağmen biz gittiğimizde kapalıydı ve sadece dışarıdan fotoğrafını çekebildim.
Bahçenin geri kalanında ise, Antun Augustincic'in 1948'de yaptığı "Mareşal Tito" heykeli ile başka heykeltıraşların eserleri sergileniyor.
Söylenti odur ki, zamanında Sırbistan hükümeti, Hırvatistan hükümetine mesaj yollamış, gelin alın Tito'nun mezarını, diyerek. Nazikçe reddetmiş Hırvatistan hükümeti. Şimdi Tito'nun mezarı da, Yugoslavya tarihinin müzesiyle yan yana ve yapayalnız duruyor Belgrad'ın bir kenarında.
Eski Yugoslavya Savunma Bakanlığı yolda yürürken karşıma çıkıveriyor. Bir anda 13 yıl geriye gidiyorum. 1999'da NATO'nun Yugoslavya'ya bombalaması öncesindeki dönemi, bombardımanın başlamasını, o zamanlar Ankara'da olan evimde durmadan televizyon seyredişimi...
Bombalamadan sonra binayı aynen bırakmışlar. Öylece duruyor işte. Bunu göreceğimi hiç tahmin etmemiştim.
Sonra şehirde gezerken, NATO tarafından bombalanan ve bu bina gibi aynen bırakılan Hotel Jugoslavia'yı da görüyorum. Gece olduğu için fotoğrafını çekmiyorum.
O zamanlar olanları hatırlamıyorsanız ya da o dönemi NATO ülkelerinden birindeki haber kanallarından takip ettiyseniz, bir de farklı bir açıdan bakmanızı isterdim. Vaktiniz varsa, The Weight of Chains'e iki saatinizi ayırın. O kadar vaktim yok, derseniz de 1999'da NATO'nun sadece Belgrad'da bombaladığı yerlerin haritasına bakın.
Sırbistan'ın ulusal yemeği ne diye sorduğumda ilk verilen cevaplardan biri Karacorce, yani Karacorceva Şnitsla. Kladovo'da yediğimiz akşam yemeğinde ısmarlıyorum. Masaya fotoğraftaki geliyor işte. Başta, şeklinden ötürü masada gülüşüyoruz. Zira kolum kadar.
Dışı pane kaplı biftek. Bıçakla kesince, içinden kaymak akıyor. Tek kişi yiyemeyeceğimi anladığımdan, masadaki arkadaşlarımdan vejetaryen olmayanı ile paylaşıyorum. Çok lezzetli. Kuzu, dana, domuz ya da tavuk eti seçenekleri var. Her yerde hepsi olmasa da.
Bu yemeğin adını nereden aldığı ise işin can alıcı noktası. Bizim tarih kitaplarında Kara Yorgi Petroviç olarak anılan Karađorđe Petrović (Karacorce Petroviç) Osmanlı Devleti'ne karşı ilk Sırp isyanının lideri. 1806'da Belgrad'ı alıyor ve Osmanlı Devleti'ndeki iç karışıklıkların da etkisiyle 1812'ye Belgrad'ı elinde tutuyor. Osmanlılar Belgrad'ı geri aldıktan sonra da Avusturya'ya kaçıyor. Sırp tarihinin en önemli karakterlerinden biri. Birçok yerde heykelleri, adına taşıyan okulları ve duvarlarda resimleri var. Ve tabii bir de bu yemek var. Oradayken edindiğim Sırp arkadaşlar deneyip denemediğimi soruyorlar hemen. Denediğimi söylüyorum. Nihayet bir Türk'e yedirmiş olmaktan memnun olmalılar ki, gülümsüyorlar.
Belgrad'da kaldığım oteldeki ilk kahvaltım sırasında birkaç Türkle karşılaşıyorum. Onlar önceki gün gelmişler ve bana "nekapa"nın ne anlama geldiğini soruyorlar. Aklıma hiçbir şey gelmiyor. Birkaç dakika sonra, Slavija meydanına çıkınca, ne demek istediklerini anlıyorum. Karşıda kocaman "пекара" yazıyor ve onu kendilerince öyle okumuşlar. Pekara, diye düzeltiyorum.
Pekara, aslında bildiğimiz fırın işte. Neredeyse her köşebaşında en az bir tane var. Sanırım bizim mahalle arası fırınlarına ve pastahanelerine göre daha çok ve belki de daha fazla çeşit sunuyorlar. Ama benim gözdem burek, yani börek.
Peynirli ve kıymalı en çok bulunanlar. Daha büyük bir fırına gittiğinizde biraz daha çoğalıyor. Yol arkadaşlarımdan biri mantarlısına bayıldığı için kahvaltılarda birkaç pekaraya soruyoruz. Nispeten küçük tepsilerde yapılıyor ve bir porsiyon, tepsinin dörtte biri. Bizim böreklere göre çok daha yağlı ama bir o kadar da lezzetli. Köylük yerin en ucuz pekarasına gitmediyseniz de içindeki malzeme çok daha fazla. Et, peynir vb. bize nazaran daha ucuz olduğundan olsa gerek. Özetle, "пекара" yazısını gördüğünüz an dalın.
Belgrad'a vardığım gün, Francesco beni Kalenic'teki bu bit pazarına götürüyor. Kaldığım otelin bulunduğu Slavija Meydanı'ndan troleybüse binip Terazije'ye gidiyoruz. Sanırım Belgrad'da Francesco'yu en çok heyecanlandıran yerlerden biri burası. Ama öğleden sonra gittiğimiz için tezgahların bir kısmı kapanmış. Bana göstermek istediği ikinci el eşyaların çoğunu göremiyoruz. Girişte çiçekleri görüyorum ve mest oluyorum. Her yer çiçek.
Pazarın içine doğru ilerledikçe, sebze ve meyve tezgahları çıkıyor karşımıza.
1 Euro, 110 dinar ediyor. Durum böyle olunca da fiyatlara inanmak biraz zor. Az ileride, tanıdık bir görüntüyle karşılaşıyorum. Kola şişesinde biberiye turşusu ve domates püresi.
Az daha ilerleyince ise kıyafetler ve ikinci el eşyalar başlıyor.
Kendime bir Partizan t-shirtü alıyorum. İkinci el eşyaların satıldığı bölümde gezerken ise, herhalde bu pazarda gördüğüm en güzel eşya ile karşılaşıyorum.
İkonaların yanında, Nikola Tesla'nın resmi. Boncuklarla işlenmiş, haçlı bir çerçeveye konmuş. Pazardan ayrıldıktan sonra neden o resmi almadım diye kendime kızıyorum.
Çıkıştaki şarküteride kuru etleri görünce gözüm dönüyor. Arkadaşların siparişleri aklıma geliyor. Ama daha yolumun çok başında olduğumdan, sonra nasılsa alacağımı düşünüp vazgeçiyorum. Yanılıyorum.
Golubac Kalesi, Tuna nehrinin en daraldığı noktalardan birinde inşa edilmiş bir kale. Macar kaynaklarında kendisine 1315 yılında atıf yapıldığından, en geç 14. yüzyılda inşa edildiği varsayılıyor. İlk olarak Sırplar tarafından mı, yoksa Macarlar tarafından mı inşa ettirildiği bilinmiyor.
Osmanlıların bu kaleyi kuşatmaları ve daha sonra bu kaleyi ellerinde tutmak için girdikleri çatışmalar hakkında Wikipedia'da bilgi var.
Kulelere içeriden çıkmak mümkün olmadığından, üstteki kuleye çıkıp manzaraya bakma hevesimiz kursağımızda kalıyor. Kalenin 4 kilometre kadar gerisindeki Golubac kasabasına dönüyoruz. Sahile inip uzaktan kaleyi izliyoruz, kasabayı ve Romanya'yı izliyoruz.
Romanya o kadar yakın ki, akıntı olmasa Tuna'ya atlayıp karşıya yüzebilirim gibi geliyor. Görünürde asker noktası filan da görülmüyor. Sadece Romanya, evler ve rüzgar gülleri var.
Sonra bir yerden sesler duymaya başlıyoruz. Yakınlarda araba da yok ki radyodan oyun havası dinlesin. Geriye döndüğümüzde şaşırıyoruz. Daha sabah 10:30 ve orkestra çoktan başlamış bile çalmaya.
Sokakta kimse yok. Kendi kendilerine çalıyorlar. Yanlarına gidiyoruz. Hafiften oynamaya başlıyoruz. Arkada ise çevirme yapılıyor.
Bir yandan da çevirmenin sosunu kaynatıyor aşçı.
Bir lokantanın açılışı varmış. Konuklara yemek hazırlıyorlarmış. Ama o saat için aç değiliz ve üstelik aramızdan biri vejetaryen ve bu manzaradan çok hoşnut değil. Biz de bu şirin kasabada yürümeye başlıyoruz.
Bahçeli, tek katlı evler, rengarenk çiçekler ve ağaçlar... Ve arkada aşkımı görüyorum. Kırmızı Yugo.
En sevdiğim arabaların başında geliyor. Zamanında dünyanın en tehlikeli arabası seçildiğini iddia eden var. Ama Yugoslavya döneminde ABD'ye bile ihraç edilmiş. Ne yazık ki 1999'da Kosova savaşı sırasında NATO'nun bombaladığı yerlerin başında, Yugo'nun üretildiği fabrika var.
Bu küçük ve şirin evleri bırakıp, Tuna'yı takip etmeye devam ediyoruz.
Majdanpek, Sırbistan'ın en doğusunda, Romanya sınırını oluşturan Tuna nehrini takip eden ana yoldan ayrılıp dağlara yönelince karşımıza çıkan bir kasaba. Kasabaya girmeden, Majdanpek yakınlarındaki Rajko mağarasını bulmaya çalışıyoruz.
Yolun sonuna arabayı park edip ağaçların arasından ve Rajko deresinin üzerinden geçiyoruz mağaraya varmak için.
Göğe yükselen meşe ağaçlarına ve Rajko deresinin berrak sularına bakarken bayağı oyalandığımızdan olsa gerek, geç kalıyoruz. Şansımıza orada yeni tanıştığımız arkadaşlarımızdan biri bekçiyi tanıyor ve mağaranın kapısını yeniden açarak bize mağarayı gezdirmesini sağlıyor.
Rajko mağarasının ziyaretçilere açık olan kısmı, yaklaşık 1,5 kilometre uzunluğunda. Tahtadan yapılmış bir patika üzerinde ilerliyoruz.
İçerisi oldukça soğuk ve nemli. Wikipedia'ya göre içeride sıcaklık sıfırın altında 8 dereceymiş.
Mağaradan çıkıp Majdanpek'e doğru ilerlerken karşımıza minik ve sakin bir göl çıkıyor.
Majdanpek'e vardığımız an ise, ben bu kasabaya aşık oluyorum. Bulmak istediğim tam olarak da buydu çünkü. Dağların ve ormanların arasında çirkin çok katlı yapılarıyla tam hayalimdeki gibi bir Yugoslavya işçi kasabası.
Rajko'nun mağarasında tanıştığımız arkadaşlarımız bizi oradaki arkadaşlarıyla tanıştırıyor. Kasabanın ortasındaki Rimini Pizza'da oturup gece boyunca muhabbet ediyoruz.
Şansımıza, yeni edindiğimiz arkadaşlarımızdan biri, Christian Rutsanu. Bu bölgedeki birçok insan gibi Rumen asıllı. Bükreş konservatuarında, Gheorghe Zamfir'in öğrencisi olarak okumuş. Pan flüt, klarnet ve birçok başka enstrüman çalıyor. Misteria Carpatica grubunun başında.
Diğer arkadaşlarımız Saşa (Malboro) ve Duşan da müzisyen. Onlar da gitarları getiriyorlar. Benim Sırbistan'dan sonra Makedonya'ya gideceğimi ve Makedonya'yı çok sevdiğimi öğrenince Jovano Jovanke'den başlayıp Zajdi Zajdi Jasno Sonce'den çıkıyorlar.
Geceyi kasabanın sanırım tek oteli olan Golden Inn'de geçiriyoruz. Gecelik konaklama ve sabah kahvaltısı için, kişi başı 20 Euro ödüyoruz. Ne yazık ki fotoğrafını çekmemişim. Yugoslavya zamanından kalma bu otel, o kadar küçük bir kasabaya hiç uymayan bir boyutta. Zamanında tüm Yugoslavya'dan kongreler, toplantılar için gelen misafirleri ağırlayabilmek için bu kadar devasa yapılmış sanırım. Sadece sabah, odamın balkonundan çektiğim fotoğraf var elimde. En üst katta değilim ama ona rağmen, tüm kasabaya tepeden bakıyorum.
Sabah kahvaltıdan sonra, kasabaya adını veren madene doğru gidiyoruz. Osmanlılar zamanında, burada bir bakır madeni bulunmuş. "Maden" sözcüğü de zamanla yamulup, nehir anlamına gelen pek ile birleşince bu adı almış. Aynı zamanda altın ve gümüş de çıkıyormuş bu madenden.
Sokaklarda yürüyoruz. Günlerden Cumartesi ve kasabanın kilisesinin açık olan kapısından başımızı uzatıyoruz.
Sokaklarda yürüdükçe bu kasabayı daha çok seviyorum. Tatil günü olmasından dolayı sokaklarda pek kimse yok. Sakinlik, ağaçlar, çiçekler, kasabanın ortasından akan dereler... Hiç ayrılasımız yok ama yola çıkma zamanı.