8 Ekim 2012 Pazartesi

Квас (Kvas)


Ukrayna'ya gitmeye son anda karar verdiğimizden, yeterince araştırmadan gidiyorum. Aslında bunun çok da yanlış olmadığını düşünüyorum. Çünkü daha önce ne kadar okusam da, gittiğimde okuduklarımın aslında önemli olmayan şeyler, okumadıklarımın daha önemli şeyler olduğunu fark ediyorum. Dönünce okuyup yeniden gitmek en doğrusu. Belki o nedenledir ki aynı ülkeye tek sefer gitmeyi sevmiyorum. Yeniden gidip doğrusunu anlamak lazım sanki. 

Tanıştırayım. Bu içeceğin adı kvas. Francesco, Lviv'de bir öğle yemeğinde ısmarlıyor. Ekmekle mayalanan bir içecek olduğundan tadının çok daha farklı ve ağır olacağını sanıyordum. Değilmiş. Gayet kolaya benziyor tadı. Serin serin. 

Zaten bizim boza gibi. Tahıldan fermente edilmiş, fermente edilmesinden kaynaklanan az miktardaki alkol dışında aslında alkolsüz günlük bir içecek. Kalabalık caddelerde, pazarlarda sarı tankerlerde de satılıyor. 

Şimdi Ekşi Sözlük'ten bakıyorum da, Antalya'ya gelen Rus turistler sağ olsun, bizim de bir kvas fabrikamız varmış. Hürriyet, bu fabrikayı haber yaparken, "Komünist Kola" diye başlık bile atmış. 

Kim bilir. Belki yakında İstanbul'daki marketlere de gelir. 


Volga GAZ-21


Arabadan hiç anlamam. Sürücü ehliyetim bile yok. Ama Sovyet veya Yugoslav arabası görünce dayanamam Osman Aga. 


Kyiv'de, Mikhailivska Meydanı'ndan geri dönerken yolda görüyorum onu. Bu bir Volga GAZ-21. Yani Volga adıyla üretilen ilk otomobillerden. Sovyet nomenklaturası mensupları için. 

7 Ekim 2012 Pazar

Üsküp yahut bir şehrin içine etmek


Üsküp'ü çok severdim. İlk defa 1997'de gitmiştim. Şehrin ortasından akan Vardar nehri, şehrin meydanını Eski Pazar'a bağlayan taş köprü... Minik, sevimli, sakin bir şehirdi. 1999'daki son gidişimden sonra yeniden gitmek altı ay kadar öncesine, Mayıs 2012'ye nasip oldu. 


Bunca yıl yeniden gitmeyi hayal ettikten sonra şehrin ana meydanı Plostad Makedonija'ya geldiğimde şaşırıyorum. Girişinde Paris'teki Arc de Triomphe'un çok fena bir çakması karşılıyor beni. Daha sonra da Aleksandar Veliki'nin yani Büyük İskender'in devasa heykelini görüyorum. 

Bütün meydan, irili ufaklı bir sürü heykelle dolmuş. Bu kadar çirkin, bu kadar sevimsiz olabileceğine inanamıyorum. 


Vardar'ı aşıp Eski Pazar'a geçmek istediğimde ise iyiden iyiye hayal kırıklığına uğruyorum. Zamanında Arnavut kaldırımı döşeli canım köprüyü çirkin yer karolarıyla kaplamışlar. 


Üstelik Vardar'ın ortasında fıskiyeler var. 



Bu kadar küçük ve sade bir şehri, şaklaban yuvasına çevirmelerini aklım almıyor. O heykeller, güzelden öte komik. Dalga geçer gibi. Sanki toptan anlaşmışlar. Beş tane alana on tane bedava. 



Bu şehri bu kadar özledikten sonra böyle bir manzarayla karşılaşınca Zeki Müren'den Saçların Tarumar geliyor aklıma. 

Bir eser kalmamış eski halinden, 
Yazık, geçmez akçe pula dönmüşsün
Hayal mi, gerçek mi gördüğüm bilmem
Elden ele gezen güle dönmüşsün... 

Bloga şarkı sözü de yazdırdın ya Üsküp, alacağın olsun. 


Ukrayna, kahve ve nargile


Grizabella'nın Çorlulu Ali Paşa Medresesi'nde közde kahve ve nargile içtiğini duyunca aklıma geldi. Bu iki fotoğrafı da paylaşayım dedim. 

Yukarıdaki fotoğraf, Lviv'de kaldığımız hostelden. İçi kül dolu bir kap ve altında elektrik ocağı. Türk kahvesini bunda yapıyorlarmış. Lakin külün ısınması yarım saat, ısınmış kumda kahvenin pişmesi de bi o kadar daha sürüyor diye denemedim. Lviv'deki cafelerde de kahve kumda pişiriliyor. Bunca yıllık Türküm, külde pişeni görmüştüm de kumda pişeni ilk defa görüyorum. Türkiye dışında Türk kahvesi içmenin sadece pişirene müdahale etme isteğiyle dolup taşmama neden olduğunu fark ettiğimden beri Türkiye dışında Türk kahvesi içmiyorum. Lübnan'ın kaynaya kaynaya cılkı çıkmış Türk kahvesi ve Sırpların kaynamış suya sonradan kahve ve şeker ekleyerek akabinde bi taşım kaynattıkları Türk kahvesi yetti bana. 

Alttaki nargile fotoğrafı da Odessa'daki bir cafeden. Fotoğrafını çekmek son anda aklıma geldiği için bu fotoğrafla idare edeceksiniz ne yazık ki. Nargile bayağı popüler bir şey Ukrayna'da. Çoğu cafede var. Ayrıca nargile cafe kavramları olmasa da, yemek yenen, içki içilen bir çok yerde nargile içen insanlar gördük. Fotoğrafı çektiğim yer ise bir sushi restoranı aslında. Sushi de fazlasıyla revaçta Ukrayna'da. Her yerde var. Hatta Tike'nin Kyiv şubesinde bile sushi var menüde. Lakin yenecek onca güzel şey varken, sushi de yemeyeyim dedim. O yüzden tadı nasıl bilmiyorum. Eksik kalsın. 


Serbian Jazz, Bre!


30 Nisan 2012. Belgrad'da Knez Mihailova Sokağında yürüyorum. Yol arkadaşım iki günlüğüne Romanya'ya geçmiş. Bense biraz Belgrad'ın tadını çıkarmak istiyorum. 

İşte tam da istediğim şey. Meğerse sokakta caz festivali varmış. Amcalar giglerine başlıyorlar. Sonunda yere oturup onları dinliyorum. 

Daha sonra orada tanıştığım iki Sırp fotoğrafçı da bu adamların kimler olduğunu anlatıyorlar bana. İsimleri aklımda tutamıyorum. 


6 Ekim 2012 Cumartesi

Андрiївська церква (Aziz Andreas Kilisesi)



Kyiv'de görmek gereken çoğu şey yukarıda. Şehrin krokisine bakınca pek anlaşılmıyor her ne kadar. Aaa yakınmış, dediğin yere 45 derece açıyla yokuş yukarı tırmanmak, düşündüğünden daha uzun sürebiliyor. Zamanında çevresinde hendek olan bir şehir olduğunu fark ettiğinde, nedenini anlıyorsun. 

Kaldığımız hostelin bulunduğu Kontraktova meydanına çok yakın aslında Aziz Andreas Kilisesi. Ama meşhur Andriyivski Yokuşu'nu tırmanmak gerek. Eğimli yollarda yürümeyi oldum olası sevmeyen benim için büyük ıstırap. Bir yerden sonra sanki hiç bitmeyecekmiş gibi geliyor ama sonunda Aziz Andreas Kilisesi'ne varıyoruz. 

Ukrayna'da gördüğümüz diğer kiliselerden farklı. İtalya doğumlu Francesco Bartolomeo Rastelli isimli mimar tarafından, Barok üslupta tasarlanmış. Mimariden ve dönemlerinden zerre anlamayan bir insan olduğumdan,  ayrıntılarını merak ediyorsanız Wikipedia linkinden bakmanız daha uygun düşer sanırım. 


Kiliseye ulaşmak için o kadar tırmanmanın bir ödülü var ama. Yukarıdan Kyiv'i ve Dinyeper nehrini izliyoruz. Pek beceremesem de cep telefonumla kısa bir video çekiyorum, manzarayı hatırlamak için. 



Diğer taraftan baktığımızda ise Andriyivski Yokuşu var. 




Sonra içeri giriyoruz. Duvarlar kan kırmızı. Diğer kiliselerde olduğu gibi burada da fotoğraf çekmek yasak. Zaten DSLR kameranın shutter sesini düşününce, serbest olsa da fotoğraf çekmemeyi tercih ederdim. Onun yerine cep telefonumla içerideki ayinin bir kısmını çekiyorum. 



Akşam Kontraktova meydanına geri inerken yine yanından geçiyoruz. Bu minik kilise, gece çok daha güzel görünüyor. 


Ukrayna ve sokakta kahve


Ukrayna'da insanlar parklarda zaman geçirmeyi seviyorlar. Neden sevmesinler ki? Her yerde kocaman, yemyeşil parklar var. Şehrin ortasında kalan minik parklarda bile günün her saati bir şeyler yiyip içen insanlarla karşılaşıyoruz. İş çıkışı bira ve votka ile demlenme saatlerini bir kenara bırakırsak, genelde kahve içiyorlar Küçük arabaların arkasında espresso makineleri. Parklarda en az bir tane var. Bazen birden fazla, yan yana. Metro çıkışlarında ve kalabalık caddelerde de. 


Francesco ile girdiğimiz (ama şimdi hatırlamadığım) bir iddiayı kaybettiğimden ona sokakta kahve ısmarlamam gerek. Odessa'da opera binasının arkasında bu amcayı görüyoruz. 

Yan tarafta da fiyat tabelası. Fiyatlar gayet makul. Espresso 8 grivna (2 lira), çay 5 grivna (1 lira gibi)... Francesco kakao istiyor. İki kakao alıp parkın kenarındaki duvarın üzerine tünüyoruz. 

Hayat bize güzel. 

5 Ekim 2012 Cuma

Ukrayna'nın Gelinleri


Ukrayna'da dikkatimizi çeken şeylerin biri de gelinlerdi. Her yerde gelin var. Büyük bir meydana çıktığınızda, o anda fotoğraf çektiren en az bir gelin ve damat var. Hele tarihi açıdan önemli bir yerse, bu sayı ikiye, üçe çıkıyor. Hafta sonu, hafta içi, öğleden önce, öğleden sonra... Fark etmiyor. Çoğu yirmili yaşlarının başında. 


Ben de dayanamadım, onları ve fotoğrafçılarını çektim. 


İlk iki fotoğraf Kyiv'den, üçüncü fotoğraf Lviv'den. Aşağıdaki gelin arabası da, Odessa'daki opera binasının önünden. 



Пузата Хата (Puzata Hata)


Kyiv'de kaldığım hostel, Kontraktova meydanında. Akşam 7 gibi hostele varıyorum. Eşyaları bıraktıktan sonra karnımı doyurmak için dışarı çıkıyorum. Yol arkadaşım bana ertesi sabah katılacağı için tek başıma yemek yemem gerek. Meydanın çevresinde bir çok restoran var. Bilmediğim yerlerde en kalabalık restoranın en doğru seçim olduğunu düşünürüm hep. O yüzden Puzata Hata'ya  giriyorum. 


Bizdeki Pehlivan Lokantası gibi bir zincir bu. Daha sonra Kiev'de başka yerlerde  ve Odessa'da da görüyoruz. Tepsini alıp sıraya geçiyorsun. Farklı yemeklerin bulunduğu tezgahlardan aldıklarını, en sondaki kasada ödüyorsun. 


Çok çeşit var. Hele salata tezgahı en kalabalık olanı. Minik porsiyonlarda çeşit çeşit salata. Sonra çorba tezgahı, sonra et yemekleri tezgahı, sonra vareniki tezgahı ve en sonda da tatlılar. Yemeklerin üstündeki tabelalarda isimleri yazıyor Ukraynaca ve İngilizce olarak. 


Öğle yemeklerinde hızlı olsun diye bu zincirden bir yerleri tercih ediyoruz genelde. Borş çorbası, normal restoranlarda içtiklerim kadar güzel. Biraz krema, hop üstüne çorba. Nefis. 


Kievskisinden pek hayır yok ama olsun. Bu kadar ucuz bir restoran zincirinde anca bu kadarı olur zaten. 


Fiyatlara gelince. Yukarıdaki fotoğraftakilerin tamamı (artı fotoğrafta görünmeyen kolam) 65 grivna, yani 15 lira. Kiev'de veya Odessa'daysanız, açsanız, çok para harcamak istemiyorsanız, çabucak bir şeyler atıştırmak için ilk gördüğünüz Puzata Hata'ya girin derim. 

Odessa'da çiğ börek?


Odessa'daki pazarda gezerken tezgahlardan alıp yediğim tadımlık turşu, cevizli sucuk, salatalık beni kesmiyor. Gözüm kenarda hamur işi satan tezgaha takılıyor. 

Aha da çiğ börek. Biz yurdumda Eskişehir'e ait sanıyoruz, ama asıl çıkış yeri Kırım. Zaten adı çiberek ve Tatar yemeği. Kırım'ın Odessa'nın doğusu olduğunu düşününce, gerçek çiberek yemeye en yaklaştığım yerdeyim. 

Odessa'da çekik gözlü çok insan var. Tatarı, Özbeği... Ondan Türkçe istiyorum böreğimi. Doğru tahmin etmişim. Satıcı da Özbekmiş. 


Uzun uzun konuşuyoruz. Ana vatanımın Türkiye olduğunu ama ata vatanımın Özbekistan olduğunu, buralarda gezineceğime asıl Buhara'ya gitmem gerektiğini anlatıyor. Burası da neymiş, oralar çok daha güzelmiş. Ayaküstü muhabbetin sonunda bir de güzelinden poz veriyor bana. 


Böreğimi alıp yiye yiye yürüyorum pazarda. Tabii ki restorandan değil de tezgahtan aldığımdan soğuk ve sönmüş. Yine de tadı çok güzel. Bir yandan da poşette kalan salatalıktan dişliyorum. 

Votka nasıl içilir


Bugüne kadar votkayı votka-vişne, votka-portakal, olmadı bloody mary olarak içmiş bir insan olarak, sonunda votkanın nasıl içildiğini öğrendim Kyiv'de. 

Özet geçiyorum: Votka ayrı bardakta, meyve suyu ayrı bardakta. Rakıyla su içer gibi, bi ondan, bi bundan. 

Tanımadığım insanların suratına kamerayı tutup çekme cesaretini göstermemin mümkün olmadığından artık eminim. O yüzden, votka içen Ukraynalı fotoğrafım yok. Votka masaya küçük bir karaf içinde geliyor. Yanına da sürahiyle tarhun şerbeti, vişne kompostosu suyu... Şerbetler, komposto suları her yerde. En sıradan, en ucuz restoranda bile en azından tarhun ve vişne var. Tarhun şerbeti gerçekten çok güzel. Fotoğrafını çekmiştim diye hatırlıyorum, ama fotoğraflarım arasında bulamıyorum. Kısmet...

İş çıkışı saatlerinde insanlar parklarda. Birasını, votkasını, meyve suyunu, çerezini, kurutulmuş balığını alan parklarda içiyor. Her bankta tek başına, kız kıza, erkek erkeğe, erkek kadın içen insanlar var. Sakin sakin içiyor adamlar. Ufağından çilingir sofrasını kurmuş. İstanbul'da bunu yapmanın imkansız olduğunu düşünüyorum. Öyle ulu orta sofrayı kuracaksın, kimse cık cıklamayacak, bakmayacak. Hele de tek başına bir kadın olarak çilingir sofrası kuracaksın da kimse yanaşmaya çalışmayacak... Zor şeyler bunlar. 

Ben içkisinin yanında kurutulmuş balık yiyenlere takılıyorum. Zaten marketler, pazarlar açık, paketli kurutulmuş balık dolu. Canım deli çekiyor. Lakin Francesco'yu bir türlü ikna edemiyorum parkta votka içip kurutulmuş balık yemeye. 

Nihayet Odessa'da bir akşam marketten votka, domates suyu, cips ve kurutulmuş balık alıyoruz akşam yemeğine çıkmadan önce odamızda demlenmek için. 


Kaldığımız yerlerdeki odalarımızın fotoğraflarını neden çekmediğimi düşünüyorum şimdi. Misal Odessa'daki bu oda ziyadesiyle fantastikti.  Bir yandan Çin temalı. Duvarda kocaman kırmızı bir Çin yelpazesi. Gülen Budist rahip heykeli. Yanında kocaman Çin vazosu. Ama bir yandan da 20-30 yıl öncesinden devasa mobilyalar. (Lviv'deki porno seti gibiydi, kahretmesin.) Altı kişilik yemek masasının üstüne döküyoruz ganimetleri. Mutfaktan bardakları kapıp getiriyorum. 


Heyecanla balık paketini açıyorum, ama aman yarabbi. O nasıl bir kokudur, kardeşim. Bir diş alıyorum balıktan. Yenilir yutulur gibi gelmiyor bana. Francesco da deniyor. Aaa güzelmiş, diye diye yiyor adam. Bunca zamandır karşı olan o değilmiş gibi. O sırada balkonda bir kedi beliriyor. Gerisini kedi kardeşle paylaşarak içiyoruz votkalarımızı. 

4 Ekim 2012 Perşembe

Şaklabanların arasında kalmak...


Döndüm. Anlatacak, paylaşılacak çok şey var. Ama oradayken havalar üç gün fena bozunca şifayı kaptım. Tavuk suyuna çorba ve Tylol-Hot ile ayağa kalkmaya çalışıyorum. Kendime gelince anlatacağım. 

Yukarıdaki fotoğraf, Kyiv'de Andriyivskyy Descent'teki hediyelik, eski eşya tezgahlarından birinden. 

13 Eylül 2012 Perşembe

İşte yine gidiyorum.

İki kararsız insanın yol planı yapması kadar zor bir şey olmasa gerek. İlk rotamız Kars - Gürcistan - Ermenistan'dı. Sonra sadece Ermenistan'a gidelim dedik. Bu sefer de İstanbul - Erivan biletlerinin çok pahalı olduğunu fark ettik. Sonra Rusya'ya gidelim dedik. Bu sefer de yol arkadaşımın vize sorunu çıktı. Garip ama gerçek, dünyanın bu kısmında İtalyan pasaportundan daha şanslı Türk pasaportu. En sonunda da Ukrayna'da karar kıldık. Gitmek istediğimiz ilk yer ile son yer arasında 2000 küsur kilometre var. 

Son anda değişen planlar yüzünden ne yapacağımızı hala bilmiyoruz. Benim bir Lonely Planet'ım bile yok. 

Dün gece TripAdvisor'da Ukrayna'ya bakıyorum. Nereye gitmeli, ne yapmalı... Kiev Devlet Operası'nın sayfasında buldum kendimi bir anda. Gittiğim gün Rimski-Korsakof'un Şehrazat'ı oynuyormuş. Bir heyecan bilet aldım. 20 TL'lik orta karar bir bilet seçtim. Zaten en pahalısı 70 TL civarında sanırım. Tek sorun benim Kiev'e 16:30'da inecek olmam. Hosteli bul, eşyaları bırak, koşarak opera binasını bul...

Macerayı seven adam gibi hissettim kendimi. Kup! Yaşasın macera!



29 Ağustos 2012 Çarşamba

Çanakkale ve Sardalya



Karadenizliler için hamsi neyse, Çanakkaleliler için de sardalya o olsa gerek.  Bir arkadaşım Çanakkaleli olduğumu unutup "döşü kıllı balıklardan" demişti de sanki bana küfretmiş gibi sinirlenmiştim. Sardalya halktandır, Çanakkalelidir. Denizlerinden onca balık, onca böcek çıkmasına rağmen bizim evin kızıdır sardalya. 

Temmuz ortası gibi çıkar ama asıl yağlandığı, tadını bulduğu dönem Ağustos sonu ve Eylül başı gibidir. Tam zamanında Çanakkale'ye gidince, balık pazarına sürükledim bizimkileri. 

"Bokluca balık", sardalya pişirme yöntemlerinin kulağa en komik geleni. Sardalyayı hiç ayıklamadan ızgarada pişirirler. Yerken de içindeki aslında ayıklanması gereken kısımlar zar içerisinde, balığın etine bulaşmadan çıkıverir. Sardalya bir bütün olarak pişirildiğinden, suyunu kaybetmez ve çok daha nefis olur. Ama onun için gerçekten çok taze sardalya bulmak ve hemen pişirmek lazım. Bugüne kadar birkaç kez deneyebildim o yüzden. 


Sardalyayı mevsimi dışında da yiyebilmek için tuza basılmış sardalya vardır bir de. Kızlı Sardalya. Gelibolu'daki Alaeddin firması yapar. Balıkçıda ondan göremeyince kenardaki başka sardalya konservelerinin fotoğrafını çekiverdim. Bundan uzun yıllar önce babamın tayini Şanlıurfa'ya çıktığında, annem kutu kutu götürmüştü yanında. Tansiyon sorunu olmasına rağmen azar azar yer, mutlu olurdu. Hatta Urfalı karşı komşumuza da tattırmak istemişti. Kadıncağız çiğ balık yemeye yanaşmamıştı.  


Bizimkiler yapmazlar ama bir arkadaşımın annesinden görmüştüm. Sardalyayı ayıklayıp yıkadıktan sonra sirke ve tuz koyup dolapta 3 gün beklettikten sonra çiğ çiğ yiyenler de var. Fena olmuyor ama yeterince sirke işlemezse fazla çiğ geliyor bana. Sabah kahvaltısı için yapıldığı da düşünülünce, herkese göre bir tat değil. 

Sardalya fiyatları değişken. O gün ne kadar tuttuklarına bağlı. 5 TL'ye de olabilir, 15 TL'ye de. Kişi başı en az yarım kilo kadar almak lazım. Aslında biraz daha alıp ertesi sabah kahvaltıda soğuk soğuk yemek için bir kısmını ayırmak daha iyi tabii. Bu mevsim de bizimkilerle yedim ya, mutluyum. 


4 Haziran 2012 Pazartesi

Tekija, Doğu Sırbistan


Majdanpek'ten ayrılıp Tuna kenarından Kladovo'ya doğru ilerlerken, Tekija köyünde duruyoruz. Tuna'ya bakan bir restoranda, yine üç otuz paraya karnımızı bir güzel doyurup köyde kısa bir yürüyüş yapıyoruz. Tam köyden çıkacakken köyün mezarlığını görüyorum. Arabayı zorla durdurup mezarlıkta koşturmaya başlıyorum. Sanırım bugüne kadar gördüğüm en şirin mezarlık. 


Eski mezarların bazılarında Yugoslavya yıldızı var. Her yer çiçek, ağaç. Arkada da Tuna. 


Bir yandan işçiler şarkı söyleye söyleye mezar kazıyor. Ölümün kasvetinden eser yok. 


Benim de aklıma "Pembe Mezarlık" geliyor. Şarkının sözleri, ne anlattığı hakkında zerre fikrim yok. Sadece "pembe bir mezarlık olmak istedim" satırını hatırlıyorum. Eğer hakikaten mezarlık olmak isteyen birinin dilinden yazılmışsa şarkı, ben bu mezarlık olmak isteyebilirim.